Dilbilim Açısından “Arrival/Geliş” Filmi

“Uzaylılar dünyaya gelseydi insanlara ne olurdu?” Pek çok bilim kurgu filminde bu soru kötümser bir bakış açısıyla yanıtlanmıştır. Arrival (Geliş) ise diğer filmlerden farklı olarak dilini, zihnini hatta biyolojisini hiç bilmediğin bir türle nasıl iletişim kurulabileceği üzerinde durmuştur. Bu bakımdan filmin merkezinde anlama ve iletişim vardır denebilir. İnsanlar için, doğasını hiç bilmediği bu türle iletişim kurmanın amacı onların neden geldiklerini öğrenmek olsa da, uzaylılar insanlığa bir hediye vermek için dünyadadır. Bu hediye ise zihnimizde daha önce keşfetmediğimiz bir kapıyı açacak olan bir anahtar, yani yeni bir dildir.

İnsanlara dillerinin zihinlerini nasıl etkilediğini sormak, bir balıktan içinde yüzdüğü suyu anlatmasını istemeye benzer. Nasıl balık dünyasını anlatabilmek için akvaryumun dışına çıkmalıysa, insan da bu soruyu yanıtlayabilmek için kendisine hiç benzemeyen başka bir zihne ve bu zihnin ürünü olan hiç bilmediği bir dile ihtiyaç duyar. Arrival da dil, zaman algısı ve bellek işlevleri arasındaki ilişkiyi anlayabilmek için bizi akvaryumumuzdan çıkarır.

Filmde uzaylılar uzantılarından çıkardıkları mürekkep benzeri maddeler aracılığı ile iletişim kurmaktadır. Uzaylıların kullandıkları bu vizuo/spasyal dile heptapod isimi verilmiştir. Heptapod dilini çözümleyen Dr. Banks, bu dili öğrendikçe değişir. Kendi dilinde doğrusal biçimde akan zaman, heptapod dilinde daireseldir ve Dr. Banks’ın bu dili edinmesiyle zaman onun için de döngüsel bir hal alır.

Bilimsel perspektiften düşünüldüğünde gerçekten de konuşulan dil düşünceyi etkiler mi? Bu soru ilk kez Edward Sapir ve Benjamin Whorf tarafından yanıtlanmaya çalışılmış ve günümüzde de Sapir Whorf Hipotezi veya Dilsel Görecelik olarak bilinmektedir. Bu hipotezin zayıf ve güçlü olmak üzere iki versiyonu vardır.

Güçlü versiyonunda dilin düşünceyi tamamen belirlediği iddia edilirken; zayıf versiyonunda dilin algı üzerinde etkisi olduğu savunulur. Bugün güçlü versiyonu gözden düşmüşken zayıf versiyonu destekleyen çokça kanıt bulunmaktadır. Özellikle zaman algısı üzerinde yapılan çalışmalar dil kodlarının zaman algısı üzerinde etkisi olabileceğini göstermektedir. Filmde uzaylıların konuştuğu dil, insanların konuştuğu dilden oldukça farklıdır. Doğrusal olmayan görsel bir dilleri vardır. Ancak görsel doğası nedeniyle işitme kaybı olan bireylerin anadili olan işaret dillerine benzemektedir.

Dil kavramının en bilinen şekli konuşma ve yazı dili olsa da işitme kaybı olan bireylerin işaret dilini geliştirmesi doğal ve kendiliğinden gelişen bir süreçtir. İşaret dilleri, aynı konuşulan diller gibi karmaşık bir gramere ve fonolojiye sahiptir. Üstelik yöresel farkları, aksan, ağız farklılıkları, kültürel aidiyetleri, argo, yaygın ya da elit kullanım gibi farklı biçimleri vardır.

Arrival filminde kurgusal araçlarla belirgin hale gelen dilin algı üzerinde nasıl bir etkisi vardır sorusu aslında gerçek hayatta işaret dilleri için de sorulabilir. Yapılan çalışmalar işaret dillerinin ve konuşma dillerinin büyük ölçüde benzer nöral organizasyona sahip olduğunu göstermektedir. Öte yandan işaret dillerinde sağ hemisferde homolog alanlarda aktivasyon olduğu bildirilmiştir. Bu farkın altında belki de dilin algıyı nasıl etkilediği sorusunun yanıtı yatmaktadır.

Bana kalırsa gerçek, çoğu zaman kurmacadan daha tuhaftır. İşaret dillerinin henüz tam olarak anlaşılamamış doğası diliminizin ve algılarımızın sınırlarını belirleme konusunda ilham verici olabilir. Belki de Wittgeinstein haklıdır; dilimizin sınırları, dünyamızın sınırlarıdır ve insanlar; bildikleri, algıladıkları kadar özgürdürler.

Yazan: Şeyma Betül Çalışkan – İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi Psikoloji Öğrencisi